“Inglorious Basterds”ın konusu, Alman işgali altındaki Fransa’da başlar. Çok sevdiği ailesinin, Nazi Albay Hans Landa’nın (Christoph Waltz) tarafından katledilmesine tanıklık eden Shosanna Dreyfus (Melanie Laurent) adlı kadın, katliamdan kılpayı kurtularak Paris’e kaçar. Orada sinema salonu sahibi ve işletmecisi olarak yeni bir kimlik edinir.
Aynı günlerda Avrupa’nın başka bir köşesinde Teğmen Aldo Raine (Brad Pitt), Yahudi askerler tarafından kurulan bir grubu düşmana karşı misilleme yapma amacıyla organize etmektedir. Düşmanları tarafından “Piçler” yakıştırmasıyla bilinen Raine’ın grubu, Nazi Almanyasının önde gidenlerine zarar verme misyonunu üstlenmiştir.
Bu amaçla, Alman sinema oyuncusu ve gizli ajan Bridget Von Hammersmark (Diane Kruger) ile işbirliği yaparlar. Shasoanna’nın kendi intikamını alma planlarını yaptığı bir sinema salonunun çatısı altında hepsinin kaderleri kesişecektir.
Oktay Ege Kozak'ın Yazısı:
Sevgili Quentin (Quentin desem olur mu? Veya Bay Tarantino veya Bay Kahverengi mi tercih edersin?),
Seyircin olarak 70'li yıllarda çekilmiş bütün filmleri izlediğine inanıyoruz. Blacksploitation ve exploitation filmlerini ezbere bildiğine, rüyanda bile o dönemde çekilmiş bütün Hong Kong Kung-Fu ve Aksiyon filmlerini izlediğine, iyisinden kötüsüne BÜTÜN spagetti westernleri yalayıp yuttuğuna gönülden inanıyoruz. Gerçekten, bütün bu filmleri teker teker, üst üste en az 500 defa izlediğinden, yönetmeni haricinde kimsenin izlemediği bir filmden bile bahsetsek bize o yapımdaki bütün replikleri teker teker sayıp dökeceğinden şüphemiz yok.
Artık bu meseleyi aradan çıkardığımıza göre bize dibi görünmez derinlikte, dehşet sinema bilgini kanıtlamakla uğraşmayı bir kenara bıraksan nasıl olur? Kariyerinin başında başka filmlere gönderme yapmakla düpedüz sahne çalmak arasında gidip gelen, sadece sana ait stilin gerçekten ilgi çekiciydi. Kimsenin bilmediği bir sürü filmi bir araya getirdin, paketleyip genç seyirciye konsantre pop kültürü misali tek hamlede enjekte ettin. Ucuz Roman ile 90'ların sinemasına damganı koydun. Ama Ucuz Roman vizyona gireli tam on beş sene oldu.
Biliyorum, kariyerinin en orjinal ve kişisel -ve kanımca en başarılı- filmi Jackie Brown’un finansal başarısızlığından bayağı başın yandı. Seyirci o eski çılgın Quentin’i geri istedi. Sen de onlara her sahnesi çalıntı, tek karesi bile orjinal olmayan Kill Bill’i sundun. Ardından 70'lerin sömürü filmlerine “gönderme”de bulunduğun Ölüm Geçirmez aynı yolu takip etti.
50 yaşına kapı dayarken giderek biraz daha olgunlaşmak istediğini fark ediyorum. Soysuzlar Çetesi, belki de bir bakıma ne kadar kültürlü, orjinal ve akıllı olduğunu kanıtlamak için havada taklalar atan çocuk Quentin’den, kendi egosu yerine eldeki hikayeye hizmet eden olgun Quentin’e geçiş sürecini temsil ediyor. İşte bu yüzden Soysuzlar Çetesi, yer yer nefes kesici ve muazzam sahnelerle döşenmiş olmasına rağmen kanımca ciddi bir kimlik karmaşasından yakınıyor.
Filminin ilk yirmi dakikasını açan uzun diyalog sahnesi, ne diyeyim, baştan sona bir şaheser. “Yahudi avcısı” lakablı Nazi Albay Hans Landa (filmi Brad Pitt’den çalan Christoph Waltz) ile Yahudi sakladığından şüphelendiği zavallı bir Fransız çiftçi arasındaki sahnenin tansiyonu yavaş yavaş yükseltmedeki başarısı, hayati öneme ait bir kamera hareketinin mükemmel zamanlaması, ritmi, oyunculuğu, montajı, baştan sona bir sinema hayranının ıslak rüyası sanki. Bu ilk sahneden sonra yılın en iyi filmlerinden birini beklemedim değil.
Fakat filminin geri kalanı 70'lerin sömürü sinemasının cool havasını, spagetti westernlerin ani vahşetini, II. Dünya Savaşı dramalarının ağırlığını umarsızca birbirine sokuşturuyor ve uzadıkça karışıyor, karıştıkça uzuyor. Açılış sahnesinin ağır tansiyonundan sonra birden Nazi öldürüp kafaderilerini yüzmek için can atan soysuzlar (veya “soysuzler”, filmin orjinal yazılışına daha sadık kalırsak) çetesinin kara komedisinde buluyoruz kendimizi. Paris’te saklanan yahudi Shoshanna’nın ailesini öldüren albayla karşılaştığı trajik sahneden sonra bir bakıyoruz, ağır makyaj altında Mike Myers’ın Austin Powers diyarındayız.
Filme adını veren, reklam kampanyasını bütünüyle kapsayan Brad Pitt ve soysuzleri, filmin sadece %30'unda görünürken ana karakterlerden hiç birinin bulunmadığı, uzadıkça uzayan, uzayan, daha da uzayan, bundan daha fazla uzayamaz artık dendiğinde bir o kadar daha uzayan bir bar sahnesi, kullanılan setin klastrofobisi de ele alındığında giderek dayanılmaz bir hal alıyor. İlk sahnede başarıyla kurduğun, tansiyonun yavaş yavaş yükseldiği anlatım stilin bu sahnede tam tersi bir tepki yaratıyor. Ballandıra ballandıra yazdığın o uzun diyalogların her kelimesine aşıksın, farkındayım. Fakat bazen hikayenin bütünlüğü için bazı aşklarımızı geride bırakmamız lazım.
Quentin, modern sinema dünyasında ne kadar yetenekli, çığır açmış, pop-kültüre silinmez damgasını basmış bir ikon olduğun tartışılmaz. Fakat artık egona biraz geri adım attırmanın, her çekimde varlığını fark ettirmemenin zamanı gelmedi mi? İyi, Kötü, Çirkin’i üst üste yeniden çektin. Artık senin Bir Zamanlar Amerika’nı bekliyoruz.
Kaynak: Beyazperde